Bugün: 23.08.2019

DOĞADA ÇİÇEK AÇAN ÇOCUKLAR VE DOĞAYI DOĞADA SEVDİREN İNSAN

DOĞADA ÇİÇEK AÇAN ÇOCUKLAR VE  DOĞAYI DOĞADA SEVDİREN İNSAN

Gülden Karabudak'ı Artvin, 2013 yılının 6 Nisan'ında Cerattepe için yapılan ve 15 bin kişinin katıldığı büyük maden mitinginde tanıdı. Titrek ve ağlamaklı sesiyle okuduğu doğa şiiri ve Kaz Dağlarını anlatmıştı yaklaşık 7 yıl önce. Bugün Kaz Dağları İmdat diyor. Doğa S.O.S veriyor. Cerattepe keza içten içe yok ediliyor. Göğe komşu topraklar Artvin haritadan ve coğrafyadan silinecek. Bugün olmasa 50 yıl sonra olmayacak. Geride bu yazı kalacak biliyorum. 01.08.2019 12:12
Gülden Karabudak mücadelesinden hiç vazgeçmedi. Doğa, kadın ve çocuk temalarını doğanın koynunda işledi hep.
Dijital esarete savaş açtı. Güneş görmeden büyüyen çocukları güneş ile tanıştırdı. Börtü, böcekle dost yaptı. Ağaçlara çıkan çocuklar, özgürlüğün ne güzel bir şey olduğunu görüp, kendilerini hep dışarı atmak istedi, onun sayesinde. Yaptıkları yerel ulusal ve dünya çapında ses getirdi. Gülden Karabudak, Artvin'in gerçek dostudur. Doğasına aşıktır. Kendisini doğa terapisti olarak doğa ve çocuklara adayan bu güzel insanı alkışlıyor, Canan GÜLEÇ tarafından yapılan söyleşiyi sizlerle paylaşıyorum.
Binasız okul ve doğada ders kavramları üzerine yaygın teoriler olsa da, pratiğe dökülüp istikrarla devam eden uygulama sayısı oldukça az. İzmir’de yaşayan Gülden Karabudak, eko-psikoloji ya da doğa terapi olarak tanımlanabilecek modelini hayata geçiren cesaretli azınlıktan biri. Karabudak’ın projesi; doğa- oyun ve bilim olarak 3 ayak üzerinde şekilleniyor. Derslerindeki uygulamanın ölçülebilir ve gözlemlenebilir başarı sağladığını anlatan Karabudak ile konuştuğumuzda, çocukların doğayla buluşarak adeta çiçek açtıkları uygulamasının getireceği başarıyı j.j. Rousseu’nun sözüyle örnekledi: “Bir çocuğun zekasını geliştirmek istiyorsak öncelikli olarak bu zekânın yönetmesi gereken gücü geliştirmemiz gerekiyor.”

Uluslararası ilişkiler eğitimi alan, meslek hayatına eğitimci olarak başlayan ve daha sonra akademik bilgilerinden yana tercih yapıp uzun yıllar dış ticaretle uğraşan Gülden Karabudak, çocukluğundan biriktirdiği doğa sevgisi ve yurtdışı gözlemlerini birleştirerek, çocuklara çiçek açtıran yeni bir eğitim modelini anlattı. Dış ticaret çalışmalarındaki deneyimlerinin çocuklardan gelen sorulara daha ufuk açıcı yanıtlar vermesini sağladığını belirten Karabudak şunları söyledi: “Hayatıma farklı bakış açıları, yorum alternatifleri getiren bu alanda çalışmak elbette ki ufkumu fazlasıyla geliştirdiği gibi, ‘Bizim dışımızda neler oluyor?’ sorusuna onlarca karşılaştırmalı cevaplar bulmama sebep oldu. Yurtdışı satış, fuar, araştırma, proje uygulama gibi deneyimlerimin, şimdi eğitim alanındaki bu çalışmama inanılmaz ışık tuttuğunu, çocuklarımla yaptığım çalışmalarda net gördüm. Kendiniz yaşamadığınız bir şeyi çocuklara sadece bir hayal olarak verebilirsiniz. Yaşadıklarınızı ise canlı canlı kayıtlarla aktarırsınız. Görürler, tanık olurlar ve inanırlar… Kendilerinin de yapabileceğine olan inançları perçinlenir. Düşünün ki; köyde büyükbaş hayvanları otlatmayı, yabanda ayak izlerinden hayvanları tanımayı, tohum yetiştirmeyi öğretirken, aynı anda “Londra’nın şu sokağında şöyle bir olay başımdan geçti” ya da “Venedik’te bir festival macerası da şöyleydi” diye anlatırken, o makas aralığı ne kadar büyüktür!.. Ve çocuk o aralığın aslında olmadığını, böyle bir ayırımın hepimizin beyninde olduğunu, karşılarında bunu yaşayan ve anlatan birinden duyduklarıyla pekiştirdiler. Her iki yaşam biçiminin de her birimiz için mümkün olabileceğini fark ettiler. Birbirinden kopuk, biri olursa diğerinden mahrum olma duygusundan uzak, özgürce hayal ettiler… Özgürce hedef koydular… Ve bu merak ve istekle devam ettiler… O nedenle eğitim bir birikim işidir. Bir yerden alıp düz bir şekil vermek değil, deneyimlerle çocukların da deneyimlemesine imkan vermektir. Eğitmek değil aslında yol göstermektir.”
Çocukların doğada ders işlemesi gibi görünen bir projeniz var ama arkasında farklı temeller saklı. Yaptığınız uygulama nedir, biraz anlatır mısınız?
Yaptığım bu çalışma çocukları doğa ile yeniden buluşturma çalışmasıdır aslında. Birbiri üzerine yığılmış beton bloklarla kaplı şehirlerde, hayatı sadece apartman pencerelerinden izleyen şimdiki çocukların, doğayla kopmuş olan bağlarını yeniden oluşturarak hem sağlıklarını hem de eğitimlerini ciddi boyutta etkileyen ekran bağımlılığından kurtarmak amacıyla geliştirdiğim bir projedir. Çocuk gelişiminde doğanın ve yapılandırılmamış oyunların etkisi; en çok sağlıklı iletişim kurma becerileri, zorlukları yenme gücü, değişime ayak uydurma ve öz denetim gibi kabiliyetlerin gelişiminde kendini gösterir ve bu becerileri çocuğa doğrudan öğretmenin yolu olmadığı gibi, kendi kişisel deneyimleri dışında öğrenme şansları da yoktur. Bunun tek yolu açık havada kendi doğal ortamlarında olmalarını sağlamaktır. Proje üç aşamada uygulandı: Doğayı tanımalarını, anlamalarını ve hissetmelerini sağlamak, geleneksel çocuk oyunları ile açık hava etkinliklerini eğlenceli hale getirmek, keşif ve merak duygusu harekete geçirilen çocuğun ilgisini herhangi bir bilim dalı ile eşleştirmek.
Projenin başlangıcını konuşalım istiyorum, gözlem ve yola çıkış aşamasında neler oldu?
Köyde doğup büyüme imkanına sahip olmuş, ağacın, toprağın, suyun keyfini sonuna kadar yaşamış, sağlıklı beslenmiş şanslı insanlardan biriyim. Yokluğun ne olduğunu anlayabilmek için varlığı yaşamış olmak gerekir. Bizim nesil doğayı televizyon ekranlarından öğrenmedi. Domatesi biberi elimizle kopardık. Ağaçlara tırmandıkça, özgüvenimizi tazeledik. Sokaklarda hayvanlarla iletişim kurmayı öğrendik. Komşu teyzelerin üzerine salça sürülmüş ekmeği ile beslendik. Oyunlar kurduk, oyunlar bozduk… Büyüdük. Kocaman insanlar olduk. Ve gördük ki, market raflarına sıralanmış domatesin, biberin o muhteşem tadı yok olmuş. Çocuklar dört duvar arasına sıkıştırılmış, Sokaklar yasaklanmış. Hayaller bir ekranın piksellerinin arasına sıkışıp kalmış… Daha önceleri çok da bahsedilmeyen odaklanma sorunu, hiperaktivite, obezite gibi hastalıklar çağın hastalığı olmuş. Dijital bağımlılık tüm ailelerin en büyük sorunu haline gelmiş.
Bu sorunlar herkesin konuştuğu ama adım atılmadığı bir noktaya gelmişti. Bir yandan mesleğimi icra ederken bir yandan bu problemler aklımı çok kurcalamaya başlamıştı. Doğa korumacılık alanında da etkindim ve birçok çalışmam vardı o dönemde. Aynı anda da dünyada yeni bir bilim dalı olarak kabul edilen ekopsikoloji bilimi ile ilgileniyordum. Doğa ile insan arasındaki kopan bağların yeniden oluşturulmasına odaklanan ve bu yabancılaşmayı tedavi etmek üzere sürdürülebilir bir doğa dengesi oluşturmayı hedefleyen bu bilim dalı benim çıkış noktamdır. Yapılan onlarca uluslararası çalışmayı inceledikten sonra, kendi toprağımın, kendi çocukluğumun değerleriyle de örtüşen, birleşen ve zenginleşen bu proje çıktı ortaya. Şimdilerin moda tabiriyle Finlandiya modeli dedikleri eğitim modeli, insanlığın özüne, öz değerlere, yani fabrika ayarlarına geri dönmektir aslında. Benim projeyle yapmaya çalıştığımda buydu. Zaten köklerimiz de var olan ve bize ait olan değerleri yeniden gün yüzüne çıkararak kendi modelimizi buluşturmak istedim. Farklı bir coğrafyadan kopyala yapıştır yöntemiyle model getirmenin bir anlamı yoktur bana göre. Yaşadığımız topraklara, bu mayaya uygun olan, bizi biz yapan değerleri hatırlatan, ama her yönüyle bilime dayanan sentez bir eğitim modelini tasarlayıp, uygulamaya koymaktı amacım. Bunu başardığımızı düşünüyorum.
“ÇAĞIMIZIN EN BÜYÜK PROBLEMİ DİJİTAL BAĞIMLILIK”
Projenizi nerelere sundunuz ve nasıl tepkiler geldi? Nerelerde kaç yıldır uygulama yapıyorsunuz
Proje mi öncelikli olarak İzmir Karşıyaka Halk Eğitim Merkezine sundum. Sonrasında bir kaç tane devlet okulu ile görüştüm. Yine projenin içeriği hakkında istişare yapmak üzere birkaç özel okulla görüştüm. Çalışmayı anlattığım ve içeriğini paylaştığım çok fazla insandan çok güzel geri dönüşler geldi. Birlikte heyecanlandık. Çünkü çağımızın en büyük problemiydi dijital bağımlılık…
Ve burada benim esas amacım bu çalışmamın daha fazla çocuğa hitap etmesi ve her çocuğun bundan faydalanabilme hakkına sahip olmasıydı ve bunu yapabilmenin tek yolu da bir devlet Okulu’nda projenin başlatılmasıydı. Görüşmeler sonrasında Karşıyaka Halk Eğitim Merkezi’nin desteğiyle Engin Hayri Özmeriç Ortaokulu’nda çalışmamızı başlattık. Okul müdürü Ayça Örenel’in bu çalışmanın başlatılması ve devam ettirilmesinde çok büyük katkısı vardır. Gerçekten cesareti ve girişimciliğine minettarım.
Engin Hayri Özmeriç Ortaokulu’nda yaz dönemi kursu olarak başlayan bu çalışma yoğun bir talep görmesi sebebiyle bir sonraki yılın kış dönemi ve yine yaz döneminde olmak üzere bir buçuk yıl boyunca devam ettirildi. Okuldan arta kalan zamanımda da bu çalışmayı talep eden ailelerle ve dağcılık kulüpleriyle işbirliği yaparak farklı etkinlikler şeklinde uygulamaya ve eğitim vermeye devam ettim.
Uygulama alanı olarak seçtiğiniz doğa ne kadar doğal olmalı; birkaç dönümlük yeşil bahçesi olan renk renk çiçekler ekilmiş bakımlı bir okulda da bu proje uygulanabilir mi?
Tabii ki uygulanabilir… Zaten Projenin asıl uygulama alanı bir evin veya bir okulun bahçesidir. Çocuklara doğa farkındalığı kazandırmak için başlangıçta illaki dağlara ovalara yaylalara çıkmak zorunda değiliz. Çocuk bu hissiyatın uzak bir şey olmadığını aslında yanı başında tam da içinde olduğunu hissetmelidir. Doğa denilen şeyin ondan uzak olmadığını anlamasıdır önemli olan. İçinde yaşamalıdır. Çünkü çocuk anda yaşar. Onun zihnini uzaklara götürecek yerde, başka iklimlerde, başka yüzyıllarda, dünyanın uçlarında, hatta göklerde dolaştıracak yerde, hep kendi içinde, kendi olmasını sağlamaktır doğa farkındalığı eğitimi. Çocuklara “Hadi şimdi doğaya gidiyoruz” demenin bile yanlış olduğunu düşünüyorum. Çünkü bu durumda çocuk doğanın kendisinden uzak bir şey, öte bir şey olduğunu düşünüp AVM’ye gider gibi, herhangi bir ziyarete gider gibi düşünüyor kendisini. Onun dışında algılıyor varlığını. Doğanın bir parçası olduğuna ikna olmuyor. Çünkü yuva dediği yer dönüp dolaşıp geldiği 4 duvarın arası oluyor. O yüzden evlerin ve okulların bahçeleri en yakın yeşil alan en yakın park, küçük bir koruluk, boş bir tarla çocukların birincil derecede oyun alanıdır.
Tabii burada bahsetmeden geçemeyeceğim çok önemli de bir durum var. Mecburiyetler dışında; özellikle insan eliyle yapılandırılmış çimlendirilmiş çiçekler ekilmiş ama doğanın asıl malzemeden arındırılmış alanlar birinci tercihimiz değil. Oralar bir taş, ince bir dal, bazen ağaç kabukları, yere düşmüş meyveler, yapraklar, böcekler yani doğaya ait birçok şeyden arındırılıyor. Çocuğun doğa algısının tam olarak oturabilmesi için bütün bu argümanların hepsinin yerli yerinde ve doğal olması en güzel oyun ve eğitim ortamını sağlar bize.
Sizi çocuklara dair böyle bir proje hazırlama iten sebep neydi?
Öncelikle köy ortamında, doğanın tüm imkânlarıyla büyüyerek geçirdiğim o muhteşem çocukluğumdur beni bu projeye iten sebep. Çocukların metabolizması hareket esasına dayanır. Fakat, şimdiki çocukların hem okulda hem evde doğalarına tamamen aykırı bir şekilde, sürekli oturarak ve hatta sessiz kalmaları istenerek büyümeleri bekleniyor.
Oysa, çocuk önce “duygusal farkında” olacak sonra hayatını sürdürmek için gücünü keşfedip kullanacak. O güç kendini aşıp daha farklı şeyler yapmak için düşünme yetisi gelişecek. “Bir çocuğun zekasını geliştirmek istiyorsak öncelikli olarak bu zekânın yönetmesi gereken gücü geliştirmemiz gerekiyor” der j.j. Rousseu… Onun vücuduna sürekli idman yaptırıp, koşturtup, oynamasını sağlayarak büyütebilirsek ancak o zaman sağlıklı ve güçlü nesiller yetiştirebiliriz.
İşte doğasından uzak kalmış şimdiki nesil çocukların böyle bir imkanı maalesef kalmadı. Halbuki, her çocuk açık havada oynama bölgesine sahip olmalıdır (Normal şartlarda, tamamen içinde oyalanabilecekleri bu alan, her bir birey için 5 metrekareden az olmamalıdır.) Günümüzün çocukluk çağı, aşırı ekran bağımlılığı, standart halini almış testler, yapılandırılmamış açık hava oyunları eksikliği, yoğun rekabetçi eğitim ve acımasız ticarileşme ile tanımlanıyor. Çocuklara zarar veren bu gerçeğe “modern çocukluğunun zehirli alemi” diyoruz. Bu zehirli alemin tek panzehiri de doğadır. Çünkü doğal ortam; hem beyin aktivitesinin hızlanması dolayısıyla öğrenmeyi etkilemesi, hem fiziksel, zihinsel ve ruhsal sağlığa olan faydaları, hem de çocuklara özgür ve bir o kadar renkli oyun alanı sunması açısından eşsizdir.
Bütün bunlardan mahrum olan günümüz çocuklarının yeniden bu haklara sahip olması ve gerçek manada çocukluklarını yaşamaları için bu projenin çok önemli bir fırsat olduğunu düşünüyorum.
“EĞİTİMDE ASLOLAN İLGİNİN VARLIĞIDIR”
Doğada eğitim her yaş grubuna ve ders içeriğine uygulanabilir mi?
Tabi ki… Zaten bu çalışmanın amacı, çocukluğun tüm evrelerinde uygulanabilirliğini sağlamak için, hedef yaş grubunun gelişim özelliklerini dikkate alarak yapılan eğitim programıyla, doğanın muhteşem imkanlarını çocuklara sunmaktır.
Deneyimsel öğrenmenin sözel ve görsel öğrenmeden kat kat daha etkili olduğu bilimsel araştırmalarla kanıtlanmıştır. Beynimiz duygusal olarak bağlantı kurmadığı hiçbir şeyi kayıt altına almaz. Öğrenmemizin ve dünyayla iletişim kurmamızın temelinde duygular yatar. Çocuk duygusal bağ kurduğunda, ilgisi ortaya çıkar. Bu ilgi öğrenme isteğini kamçılar. İşte eğitimde aslolan “İlginin Varlığı”dır. Bir sınıfta sessiz oturarak ve sadece görsel-işitsel anlatımlara dikkat ederek hiçbir çocuk gerçek manada öğrenemez. Kalıcı da değildir. Coğrafya dersinde iki yıl boyunca yön bulma konusunu, sadece dinleyerek öğrenen 10 yaşındaki bir çocuğun, yaşadığı şehirde bir yerden bir yere gittiğini, yönünü yolunu bulabildiğini göremezsiniz.
Doğal ortamda algıları etkileyen binlerce etken olduğundan, bir çocuk için doğa hem coğrafyadır, hem tarihtir. Aynı anda matematiktir, aynı anda tasarımdır. Bir yandan kulağa hoş gelen bir melodidir, bir yandan canlı bilimidir. Açık laboratuvardır aslında… Doğa içinde barındırdığı tüm bilimsel ve sanatsal ayrıntılarıyla başlı başına bir öğretmendir. Bu nedenle, hem akademik, hem sosyal hem de beşeri bilimler konusundaki tüm eğitimler doğaya uyarlanıp, doğada uygulanabilir durumdadır. Hepsi içinde mutlaka oyun barındırır. Oyun da büyümenin ve gelişmenin çalışan partneridir. Ve her yaş için, her türlü ilişkide tehdit edici olmayan bir çerçevedir. Tehdit edici olmayan, korkunun olmadığı yer ise en iyi öğrenme ortamıdır.
Uygulamanızla Yaşar Üniversitesinden Jüri Özel Ödülü aldınız. Oradaki akademik değerlendirmeyi anlatır mısınız?
Bu çalışmamız okulumuzda devam ederken; Yaşar Üniversitesi’nin ev sahipliği yaptığı, İngilizce öğretmenlerine yönelik bir FP7 Marie Curie Actions programları çerçevesinde desteklenen, “Avrupa’da İngilizce Öğretmenlerinin Mesleki Gelişimlerini Yenilikçi Programlarla Canlandırma Projesi” kapsamında, Türkiye çapında “En iyi İngilizce Etkinlik Yarışması” düzenlendi. Doğa’da İngilizce Öğreniyorum” isimli bu programımızla biz de başvuru yaptık. Okutmanlar, öğretim üyeleri ve İngilizce Öğretmenlerinden oluşan 6 kişilik bir yarışma jürisi tarafından, çalışmamız jüri özel ödülüne layık görülmüş. Benim için inanılmaz bir motivasyon ve mutluluk verici bir başarı oldu bu.
Projenin yürütücüsü, İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümü öğretim üyesi, Yrd. Doç. Dr. Çağrı Özköse Bıyık’ın ifadesiyle; “Yarışma kriterleri; Orjinallik, pratiklik (İşe yararlık), netlik, yazı kalitesi ve pedagojik uygunluktu. İki kategoride etkinlik başvurusu alındı; Kalabalık sınıflarda uygulanabilecek en iyi etkinlik ve teknolojiyi en iyi entegre eden etkinlik.
‘Doğada İngilizce Öğreniyorum’ isimli bu çalışma tam bir sınıf içi etkinlik veya teknoloji bağlantılı olmadığından, ancak orijinallik, işe yararlık, pedagojik uygunluk gibi kriterler açısından oldukça beğenildiği için jüri özel ödülü verilmesine karar verildi.”
Bu ödülü almak ve sunumumuzu yapmak için, okul yöneticilerimiz, velilerimiz ve öğrencilerimizle birlikte gittik üniversiteye. Çünkü tüm ülke çapında, doğa tabanlı eğitimin bir devlet okulunda, sistematik olarak tüm yıl boyunca ve bir kurs programı çerçevesinde ilk kez bizim okulumuzda uygulanması ve bunun beğenilerek ödüle layık görülmesi hepimiz için gurur kaynağı oldu. Bu çalışmanın yararlılığı da, yine konunun uzmanı eğitimciler tarafından onaylanmış oldu. Katkısı, emeği olan herkese teşekkürlerimle.
Aynı zamanda Eğitim Reformu Girişimi tarafından her yıl düzenlenen, Sabancı Üniversitesi’nin ev sahipliği yaptığı, “Eğitimde en iyi örnekler Konferansı”nda, 2017 yılı için ülke çapında yapılan 500’ün üzerinde projenin arasından, en iyi 85 proje arasına girerek sunuma layık görüldü. 13 Mayıs 2017 tarihinde de üniversitede yapılan konferansta çalışmamızı sunduk. Bu da benim için hem bir motivasyon kaynağı hem de çalışmanın yararlılığı, verimliliği, uygulanabilirliği ve başarısının üniversite ve eğitim kurumları tarafından onaylanması demekti. Her iki başarılı sonuç hem benim, hem pilot okulumuz hem de öğrenci ve aileleri için çok büyük bir mutluluk kaynağı oldu.
HELİKOPTER AİLELER VE NARSİST ÇOCUKLAR
Çocukların teknolojiye uyuşturucu bağımlılığı seviyesinde bağımlılık geliştirmesinde, yetişkinlerin de etkisi var mı? Çocuklarla yapılan bu çalışmalar aileleri de uyandırıyor mu?
Elbette var… Hatta çağımız ebeveynlerinin bu konudaki etkisi çok ciddi boyutlarda. Günümüz şartları dolayısıyla, aşırı koruyucu ve kontrolcü, bir o kadar kaygılı ve çocuklarına aşırı odaklı olan bu aileler, çocuklara özgün bir alan bırakmamaları sebebiyle “Helikopter aile” olarak tanımlanırlar. Kendilerince haklı buldukları bu yanlış tutumları sebebiyle, çocuklar sadece sorumluluktan kaçan, narsist ve empatiden uzak yetişmeleriyle kalmaz, tam bir ekran bağımlısı, hareketsiz ve hastalıklara açık olarak büyürler. Yani günümüz çocukları sırf bu yüzden, diğerleriyle ve dünya ile sağlıklı bir iletişim kuramamakla karşı karşıyalar.
Toxic Childhood’un yazarı, Sue Palmer der ki; “Çocukların ihtiyaç duydukları ana malzemeler yanında, yaşamlarını sürdürebilmeleri ve büyümeleri için sevgi ve oyuna ihtiyaç duyarlar. Maalesef bazı büyükler çocukların ihtiyaç duydukları her şeyi satın alabileceklerini veya ihtiyaç duydukları her şeyi öğretebileceklerini düşünürler. Fakat zorlukları yenme gücü değişime ayak uydurma ve özdenetim gibi şeyleri onlara öğretemezsiniz. Onlar gelişmek ve kişisel deneyimleriyle bunu kendileri öğrenmek zorundalar.”
Sınırını koyan aileler hariç, birçok aile için çocuğu dışarıya çıkartmaktansa, eline iPad’i tutuşturmak daha kolay geliyor. Devamlılığı halinde, bu eylem toplumun geneli tarafından kabul edilebilir bir hale dönüşüyor. Her ağlayan ve canı sıkılan çocuğun elinde cep telefonu, iPad veya dizüstü bilgisayar görmek kanıksanıyor.
Şimdiden sonra, ailelerin yapması gereken şey; doğa yürüyüşlerine çıkmak, bir bahçe yapmak, çocuklarını açık hava etkinliklerine önem veren okullara göndermek ve ekran önünde geçirilen zamanı kısıtlamaktır. Ekran önü yerine tüm aileyi kapsayacak açık hava etkinlikleri ayarlamak çocuklar için elzemdir. Onların oyun alanlarında keşfedebilir mekanlarının olması, eğlenceli bir şeyler oluşturabilmesi ve risk alması çok önemlidir. Çocuklar doğal dünyaya girmeye, risk alabilme özgürlüğüne, bağımsız oynamaya ihtiyaç duyarlar.
“DENEYİMSEL ÖĞRENMEYİ GERÇEKLEŞTİRİYORUM”
Eğitimcilik eğitimi almadan böyle bir projeye imza attınız. Başladığınızdan bu yana kaç çocuğun hayatına dokundunuz acaba?
Bundan 20 yıl önce çalışma hayatıma, kendi köyümde bir öğretmen olarak başlamıştım. Aslında mesleki hayatım eğitim sektörü ile başlamıştı. Burada geçirdiğim süreç içinde çocuklarla olan iletişimim, onlarla yaptığım çalışmalar sebebiyle de beni onore eden taltif ve teşekkürler almıştım yöneticilerimden. Projeyi yapmaktaki yoğun isteğim ve cesaretim o yıllardaki inancıma dayanır. Sonrasında eğitimini aldığım asıl mesleğimi icra ederken, edindiğim tecrübeler (özellikle yurt dışı deneyimlerim), araştırmayı seven yapım, doğaya olan yüksek saygım ve yoğun sevgim, insan psikolojisi- özellikle de çocuk ve ergen psikolojisi’-ne olan ilgim, bu projenin başarısında en önemli dayanaklarım oldu. Onlarla zenginleştim, derinleştim. Sadece fakülte mezunu olmak değil belki de, aslolan “deneyimsel öğrenme”yi ben de öğrencilerim gibi yaşayarak gerçekleştirdim ve öğretmeye gönül verdim. Öğretmek de değil aslında… Çocuklar zaten öğrenmeye hazır olarak gelirler yeryüzüne. Ben rehberliklerini üstlendim sadece. Onları ve onlarla öğrenmeyi çok sevdim.
Şimdiye kadar 100’e yakın çocuğun hayatına dokunmaya çalıştım. Bir devlet okulunda bu projenin gerçekleştirilmesi bu yüzden çok önemliydi. Daha çok çocuğa ulaşmak, daha çok ailenin yüzünü güldürebilmekti amaç. Çalışmanın kendini kanıtlaması ve olabilirliğini, alınan sonuçlarıyla göstermesiydi. Biz bunu başardık.
Bundan sonraki hedefim de, daha onlarca çocuğun hayatına dokunabilmek, onların hak ettikleri ortama kavuşabilmelerini sağlamak ve bu sayede yüzleri gülen binlerce mutlu çocuk görmektir. Ve tabi ki onlara bu ortamları sağlayacak, onlarca öğretmen, eğitimci, aile ve yöneticilere de rehber olmak, bu eğitim modelini onlara da aktarmak en önemli amacımdır
Çocuklarla çalışmanız kaç ay ve nasıl bir programla sürüyor:
Bu çalışmanın amacı çocukların açık havada harcadıkları zamanı fazlalaştırmak ve daha kaliteli hale getirmek olduğu için, belirlenen ihtiyaca göre farklı programlar uygulanıyor. Haftada bir yapılacak olan günlük aktiviteler ve doğa yürüyüşlerinden; haftanın birkaç günü, aylık, altı aylık veya yıllık programlara kadar birçok farklı uygulaması var. Çocukların ihtiyaçları ve çevre şartlarına göre değişiyor. Sadece öğrencilerle yapılan programlar dışında ebeveynlerle birlikte yaptığımız programlar da var.
Bu programlarda yaş grubu en önemli kriter olduğu için, yapılacak olan etkinlikler buna göre belirleniyor. Yürüyüş süreleri, keşif ve merak duygusunu perçinleyen oyunların içeriği, güç ve performans gerektiren etkinlikler, risk oranı gibi etkenler yaş gruplarına göre farklılık içeriyor. Bu çalışmayı 3 yaşından başlayarak,14 yaşına kadar olan çocuklarla yapabilirsiniz. 15 yaşından itibaren de gençlere özgü etkinliklerle devam eder.
Çalışmanın başında ve sonunda onlardaki değişimi nasıl anlatırsınız?
Yukarıda da biraz bahsettiğim gibi, bu proje süresince, çocuklardaki değişim görülebilir ve ölçülebilir nitelikteydi. Her şeyden önce evde ve okulda duvarların arasına ve ekranlara sıkışıp kalmış çocukların, çatısı gökyüzü olan açık hava sınıflarında eğitim almaları, onların özgürce kendilerini ifade etmelerine sebep oldu. Derse katılma konusunda hiç biri kendisini mecbur hissetmedi. Yazın 44 derece sıcağında da, kışın soğuğunda da koşarak bahçeye çıktılar. Zıpladılar, hopladılar, oynadılar, ıslandılar… hiçbir zaman bu çalışmayı bir ders olarak görmediler. Onlar için bu eğlenceli bir etkinlikti. Hayal güçleri öylesine gelişti ki, bu, günlük aktivitelerine, ettikleri sohbetlere, aile ilişkilerine de yansıdı. O güne kadar, en ufak bir acıya, yaraya aşırı tepki veren çocuklar; doğanın içinde bunu tolere etmeyi ve abartmadan çözümünü bulmayı öğrendiler. Gönüllü ilk yardım ekibi oluştu mesela kendiliğinden..Sorumluluk üstlenmek onlar için keyifli hale geldi.
Özgüvenleri yükseldi. Tabi bu günümüzün özgüvenli çocuk yetiştireyim derken narsist çocuk yetiştirmeye benzeyen bir özgüven değil. Hayatı bir hiyerarşik, dikey düzlemde değil de, yatay düzlemde, bütünün bir parçası olarak algılayan, diğerleriyle derin ve yakın bağlar kurmaya dayalı bir özgüvendi. Kendilerini “üstün” değil, “değerli” olarak görmeyi öğretti doğa onlara. Çünkü bir başarı elde ettiğinde “üstün benim” diyemiyor doğada… Ve kendinden daha üstün bir sistemin farkına varıyor. Seviyor, önemsiyor ve onun sunduğu imkanları değerlendirirken mücadele etmeyi öğreniyor her başarıda özgüveni yükseliyor.
Hiperaktivite ve odaklanma sorunu olan üç öğrencimde, gözle görülür değişiklik sebebiyle aileler benimle görüşmeye geldi. Lütfen bu programın devamı sağlansın diyerek…
Doğuştan kalp rahatsızlığı olan bir kız öğrencimin, doktorunun onda gördüğü hızlı ve olumlu değişim sebebiyle bu eğitimle ilgili bilgi almak istemesi benim için mutluluk verici bir gelişmeydi örneğin. Sosyal korkuları olan, iletişim sorunu yaşayan onlarca öğrencim,-ki birilerinin önünde konuşmaktan korkan çocuklarım vardı- dünyanın tek vahşi hayvan terapisti Anna Breytenbach gibi uluslararası bir şöhreti olan bir kişiyle tanışmak, onunla hemen iletişim kurmak istediklerini belirtmeleri ve bunun için uğraşmaları harika bir gelişmeydi… Hem de İngilizce… O nefret ettikleri, zorlandıkları İngilizce onlar için çoktan bir iletişim kurma aracı olmuştu bile. İşte bu her şeye değer benim için…
Çalışmanın bir ileriki aşaması ne olacak?
Çalışmanın omurgası “Doğada olma, doğaya çıkma, doğada daha çok zaman geçirme” olduğu için, eğitim adına her ne alan varsa hepsinin bu omurgaya uyumlandırılabileceğinden eminim. Çünkü sanat da, bilim de hepsi doğada mevcut.
İster eğitim kurumlarıyla yapacağımız çalışmalar, ister birebir gruplarla yapacağımız çalışmaların hepsinde, bunu bir yaşam şekli haline getirmenin yollarını öğretmeye devam edeceğim. Çünkü metalaşmış ve metalleştirilmiş yaşamlarımızda, organizmamızın hayata devam edebilmesi için başka hiçbir seçeneğimiz yok!..
Bu nedenle uygulama sadece bir eğitim alternatifi değildir. Yaşama sağlıkla devam edebilmenin tek şartıdır. Beton yığınlarının arasında, robotlaşmış bir halde, aldığı nefesin bile temiz olmadığı şehir yığınlarında kaybolmuş bir nesile, özünü hatırlatmanın, fabrika ayarlarına dönmenin tek yoludur.
Bu yüzden, bundan sonra da bunu hatırlatacak olan çalışmalarımız; sadece çocuk ve gençlere değil, çalışan ve emekli yetişkinlere de doğanın kusursuz iyileştirici ve tamir edici özeliğinden faydalanmayı öğretmek; üretime, sosyal hayata katkılarını yaşatmak üzere programlanacaktır. Yani kısaca; Hayatın her aşamasında “Doğa Terapi”…

Etiketler: Artvin

Diğer Siyaset Alt2 haberleri

  • PAYLAŞ

YORUM EKLE

Misafir olarak yorum yapıyorsunuz. Üye Girişi yapın veya Kayıt olun.